11-04-2016 Fatma MARMARA (DURSUN)

1960’lı - 70’li yıllar, yokluk- yoksulluk, yiyecek- içecek, gazyağı kuyrukların olduğu dönemler.

Türkiye bir yandan uzun süre yaşadığı savaş yıllarının yaralarını sararken, bir yandan da gelişen teknolojiye ve dünyaya ayak uydurmaya çalışıyordu.

Henüz birçok yerde yol yoktu. Su evlerdeki çeşmelerden değil, sokaklarda ki pınarlardan akıyordu. İnterneti Televizyonu bir yana bırakın, daha elektrik bile küçük ilçelere, köylere, hatta bazı illere henüz gelmemişti.

Gaz lambalarımız vardı. Lambanın camındaki bir gün önceden oluşan simsiyah isi siler, camdan şişesinin içine gaz yağı koyar, fitilini keser geceye hazırlardık. Camını silerken kırdık mı yandık, öyle bulmak pekte kolay değildi. O camda öyle narin ince bir şeydi ki en ufak bir harekette kırılıverirdi.

Kömür ütüleriyle ütülerimizi yapardık. Sobaların, kuzinelerin üzerinde kaynatılan suları leğenlere koyup, çamaşırlarımızı elde yıkardık. Sakız gibi bembeyaz olmalıydı, sedirlere serilen o kanaviçeli, dantelli örtüler. Dimdik durmalıydı, hasır yastıklara dayanan, içine yün doldurulmuş kırlentler.

Telefon görüşmelerimiz için PTT giderdik, yazdırılıp beklerdik. Hat açılıp da sıramız gelince zar zor, yarı duyar, yarı duymaz konuşurduk.

Kara önlük üzerinde şapkalarımız vardı, polis - bekçi şapkası gibi. İşte o şapkalardan bir tanesini de Göynüğün meczuplarından biri olan İsmail, namı diyar “Işıdı” takardı.

Sadece şapka değil tabi. Paçaları çorabının içine sokulmuş allı güllü şalvar giyerdi. Ayağında kara lastik ayakkabı, Sırtında yünden örülmüş bir yelek. Saç sakal birbirine karışmış bir meczup.

Arıkçayırı Köyünden Göynüğe gelmiş, ruh ve akıl sağlığı yerinde olmadığından dolayı askerlikten muaf tutulmuştu.

Göynük’te Gazi Süleyman Paşa Hamamının Külhanında kalarak başlayan ve daha sonra şu anki Kaymakamlık binasının eski yerinde eğreti derme çatma bir barakada devam eden ve ardından son zamanlarında ona yapılan bir evde, sonlanmış bir yaşamdı onun ki.

Bir gün, çınarın altındaki Efe’nin kahvesinde, bir grup insanla beraber İsmail’de oturuyormuş. Göynük’e ise elektriğin yeni bağlandığı dönemler, bir kesilip bir geliyor. O gün akşam saatlerinde yine elektrik kesilip tekrar geliyor ve o anda İsmail sevinçle bağırıyor; “Işıdı, ışıdı” diye. O günden sonra İsmail’in ismi IŞIDI kalıyor.

İnsanlar ona Işıdı dedikçe, o bundan müthiş rahatsız olur, duymak istemezdi. Ama biz çocuklar muziplik olsun, normal olmayan birini kızdıralım diye Işıdı der kaçardık. O da bizim peşimize düşer kovalardı.

Ailelerimiz, “yapmayın yazık, ayıp. Bakın! İsmail üzülüyor, kendisine böyle seslenilmesini sevmiyor” Diye tembih ederlerdi ama biz çocuktuk işte. Bilemezdik Yaratanın katında ve büyüklerimizin gönlünde o meczubun ayrı bir yerinin olduğunu. 

Onun hafızalarda gönüllerde kalan yeri tabii ki çok başkaydı.

 Göynükte yaşayan herkesin anıları vardı İsmail’le. Onların gözünde, akıllarında yer eden haliyle ve onu beyazperdeye taşımak isteyenlerinde görüşleri düşünceleriydi beklide Işıdı İsmail’i tekrar bir şekilde anmamıza vesile kılan.

Çocukluk ve sınıf arkadaşım İbrahim Keskin, onu çok iyi ve yakından tanıyanlardan biri. Işıdı ile ilgili anılarını anlatırken daldı gitti eski günlere.

-İbrahim; “ İsmail Ağabey, Göynük’e gelmiş, hayatının sonuna kadar esnafımız ve vatandaşlarımız ile bir bütün olmuş ve Göynük’le özdeşleşmiş bir karakterdir. Göynük’te yaşayan insanların hayatının bir safhasında illaki Işıdı (İsmail) ile kesişen bir anıları vardır.” diye başladı sözlerine ve devam etti.

 “Bazen barakasının dışına bir ateş yakar ve orada pişirdiği yumurtalara ekmeğini bandıra bandıra yediğine şahit olurduk. Tabii ki yanında Işıdı’nın (İsmail) en yakın dostları köpekler ve kedilerde olurdu. Kendisi açken onları doyurur, çarşıya gelirken de en yakın dostları bu hayvanlar ona refakat ederdi. Kar kış, soğuk, yağmur demeden bu barakalarda uzun zaman kaldı.”

“ Işıdı İsmail birçok kez belediye ve kaymakamlıkça, hatta ilçenin ileri gelenleri tarafından Gazi Süleyman Paşa Hamamına götürülüp, yıkanmış, saçları traş edilmiş, temiz ve güzel elbiseler giydirilmişti. Ama o her defasında bir gün sonra yine şalvarını, kara lastiklerini giyer, paçalarını çorabın içine sokar, ağzında sigarasıyla, ona doğru gelen ve alıştığı görüntüsünden hiçbir zaman taviz vermezdi.” Diyerek devam etti.

“ Babamın Bekçi olması nedeni ile kahveci Fahri ağabeyin Hükümet Konağın yolu üzerinde bulunan kahvesine giderdim. Bu vesile ile Işıdı İsmail’i daha iyi tanıma fırsatı buldum. O herkesin masasına oturmaz daha çok kahvenin girişinde otururdu. Ben kahveye geldiğimde hemen bana ‘Gel İbo.’ der ve onun masasına oturmamı isterdi. Ardından ‘Alışveriş yapalım mı’ diye sorar, masanın altından çay paralarını bana verirdi.  Ben de çayları söylerdim. O, bana dönerek ‘İbo patron kim?’ diye sorar, bende ‘İsmail ağabey’ derdim. Bu sözlerimden o çok kadar keyif olur ki anlatamam.” Diye bahsederken İbrahim gözlerinin önünde o yıllar canlandı bir kez daha ve devam etti Işıdı’yı (İsmail) anlatmaya.

“Kahvedeki çay ve su bardağı ayrı olurdu. Kahveci Fahri ağabeyin odunlarını evden getirir, çöplerini atar, çarşıda herkesin işlerini görürdü. Çarşının vazgeçilmezleri arasındaydı. Işıdı İsmail ilçe merkezindeki tüm cenazelerde mezarın üzerine dökülen suyu kova ile taşıyıp, mezara getiren kişiydi. Bu onun sanki asli işiydi. Cenaze gömüldükten sonra mezarın üzerine, onun getirdiği su dökülürdü. Cenaze sahibi de kovaya bir havlu bağlar ve ona verirdi. Daha sonra tabutun taşınması işine de yardım ederdi. Onlara tabutu taşıdıkları için ayrıca ıskat parasından bir miktar para verilirdi.”

Allah rahmet eylesin.” Diye tamamlarken sözlerini, dünyadan göçüp giden meczubun ardından hüzünle baktı İbrahim’in gözleri. 

 İstanbul Esenler Belediyesi kısa Film atölyesinde eğitim alıyordu, Mesut Işıkay. Işıdı İsmail ile ilgili onunda anıları vardı elbet ama onu daha çok anlatılan olaylar etkilemişti. Hele bir tanesini duyunca, aklından onun hayatını kısa filme alma isteği geçti.

-Mesut; “Kısa film merakım, Göynük sevgimden ileri geriyordu. Öğretmen; ‘Herkes bir senaryo yazsın.’ dedi.  Benim de aklıma o sırada duyduklarımın da etkisiyle, Işıdı İsmail geldi. Topladığım bilgiler, öğretmen ve öğrenciler tarafından çok beğenildi.” Diye başladı sözlerine ve devam etti anlatmaya.

 “Işıdı İsmail, her sabah Göynük’ten ayrılan yolcu otobüslerini ‘Ha berekaat’ diyerek uğurlardı. Onların verdiği selamet paralarını alır, şalvarının içinde bulunan cebine koyar, sevinç içinde koşarak oradan uzaklaşırdı. Bu olay sadece otobüs yolcuları için değildi. Taksi ile giden yolcularda, eğer yol üzerinde ışıdı İsmail’i görürlerse, ona selamet parası verirlerdi. Işıdı İsmail’in onları selametle yollaması, kişileri tasa ve korkudan uzak, esenlik içinde yolculuk yapmasını sağlardı. Böylece insanların başından kaza ve belaların define de yıllarca vesile oldu beklide.” Diye devam ederek duyduğu, yaşanan bir olayı anlattı.  

“Sifyanlar Köyünden Osman Ağanın oğlu, Karakaçan lakaplı Yaşar Ağabey o yıllarda yumurta, fasulye ticareti işiyle uğraşır, bazen de sarı minibüsüyle yolcuda getirir, götürürdü. Göynük’e gittiğimizde Yaşar Ağabeyin başından geçen olayı dinledik. Yaşar Ağabey yine yola çıkacağı bir gün, Işıdı İsmail ona ‘Dikkatli ol, kaza yapacaksın’ demiş. Yaşar Ağabeyde cebindeki bozuk paraları Işıdı’ya selamet parası olarak vermiş. Işıdı’da ‘ selametle, ha berekat, ha berekat’ diyerek alıp, şalvarındaki kesesine paraları koymuş.”

“Göynük, Geyve arasında Kazkıranlar diye yüksek bir yer var. Tam oradan inerken minibüsün debriyaj teli kopmuş. Minibüsü yavaş yavaş sürerek Adapazarı’na tamirciye götürmüş. Işıdı’ya verdiği selamet parası sayesinde başından büyük bir kazayı defettiğini düşünen Yaşar Ağabey, dönüşünde bu olayı ve birine selamet parası, sadaka vermenin önemini de herkese anlatmış.” Diyerek devam etti Mesut ve ardından Işıdı İsmail ile ilgili film projesinden bahsetti.

“Tüm bu ve diğer bilgiler ışığında hemen bir ekip kurduk. Hepimizin görevleri belirlendi. Esenler’den Göynük’e hafta sonu Işıdı İsmail’i keşfe gittik. Ekipte çok büyük bir heyecan vardı. Esenler Belediyesi Sanat Evi Kısa Film Atölyesine katılan bütün öğrenciler, projenin Göynük’te çekilmesi için tüm çalışmalarını yapmışlardı. Senaryo hazır, kameran kamerası ayarlamış, yönetmen kafasındaki planları belirlemiş, kostümcü kostümünü, ışıkçı ışıklarını ayarlamıştı.”

“Daha sonra İstanbul Esenler Belediyesi, projenin Esenler’de çekilmesini istedi. Ben bunu kabul etmedim. Zira proje Esenler’e değil Göynük'e aitti ve Göynük'te çekilmesi gerekiyordu. Zira Işıdı İsmail Göynük’te yaşamış ve yine bu ilçe ile özdeşleşmiş bir karakterdi.  Göynük’ün o mistik dokusunda, Göynüklülerle birlikte, ilçemizin güzellikleriyle filme alınmalıydı. Bunun içinde tüm çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu konuda katkı, yardım ve destek de bekliyoruz.” Diyerek, kendi gözünden Işıdı’yı anlattı son sözlerinde.

“Işıdı Benim gözümde Sevilen ve insanlara yardım eden biri. Anlatılanlara göre kimi zaman selametle uğurlayan,  kimi zaman bir oduncu, kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren birisi. Etrafımızda Işıdı İsmail amca gibi niceleri vardır. Ölümünden yıllar sonra hatırlanmaları da Yaradan’ın katında ki yüceliklerinin bir işaretimidir, bilinmez!”

Bu değerli görüş ve bilgiler için teşekkürlerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum bende.

Fatma Marmara…

 


Bu yazı 5256 defa okunmuştur.



Fatma MARMARA (DURSUN) Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer

Namaz Vakitleri
Puan Durumu
Sıra Takımlar O G B M AV P