26-12-2014 Fuat BAYRAMOĞLU

Genç adam,  ailesi için saçını süpürge eden hanımını beğenmiyor, çocuklarının evdeki rutin hareketlerinden rahatsız oluyor, evinde her zaman çok sıkılıyordu. 

Karısının fiziki çöküntüsünden oldukça rahatsızdı. Değiştirmeli mi, ne yapmalıydı?

Çok bunalmış ki yakasını paçasını yolarcasına, gömleğinin ön düğmelerini koparırcasına açtı.

Oysaki her gün eşinin ve çocuklarının iç çekişli gözyaşları aktığını, üzüldüklerini nedense hiç algılayamamıştı.

***

Kapıyı vurdu ve kimseye bir şey demeden evden çıktı.  Her şeyden kaçmak,  uzaklara gidip, oralarda kendini unutmak istiyordu.

Hafif yağan yağmur çiselerken,

Kaldırımlar iki yanından akarken, yolun tam ortasından durmaksızın çılgınca koşuyordu.

Nefes nefese kalmıştı. Neden sonra ayakları O sakin yere varmıştı

Her yer sessiz ve ıssızdı. Burada kendini unutabilirdi, 

Duvardan içeri atladı.  Karanlıklar ve sessizlik her yanını sardı, sarmaladı.  

****

O an ürpermiş, kendi sessizliğini kendi ayak sesleri yok etmişti, “Hey kimse yok mu!” diye bağırdı genç adam. Ne kadar sessiz bir yerdi burası. Bir daha da avaz avaz bağırdı: “Ben geldim ben!” 

Cevap veren yoktu.

Genç adam az daha yürüdü, soluklanmak üzere yere bir taşın üzerine çöktü. Beyni fokur fokur kaynıyordu.  Başını hafifçe kaldırdı. Etrafında ayakta dikili taşlar vardı. Taşların üzerindeki yazıları okumaya başladı. Erol… Doğum: 1958, Ölüm 2013, Ali… Doğum 1999, ölüm 2014, Ömer Faruk, Hatice… Selma, Ayşegül, Nazlı, Maşide…

Az ilerdeki dikili taşları, loş karanlıktan ve ürpermesinden okuyamadı.

Burada kendini ayakta bekleyen, ne kadar çok dikili taş vardı.

Yere oturdu, ayaklarını en uzağa uzattı. Sırtını sessizce duran bir taşa dayadı. 

Issızlık ve sessizlik, o an oracıkta sevimsiz ve ürkütücü bir arkadaşıydı.

***

Adam kafasını çevirdiğinde bir mezar taşında Hasan ismini gördü,  Aklına asker arkadaşı geldi.

- Vay Hasan be, Ne günlerdi ha,  dedi kahkaha atarak.

Mezar taşı bir anda cevap verdi:

-Ben O dediğin kişi değilim, gerçi ben seni, sen de bilmezsin beni, diye cevap verdi.

Adam taş gibi kasıldı, dizinin dermanı kesildi, kalkmak istedi, bacaklar sanki kendisinin değildi.  Gayri ihtiyari cevap verdi: “Pe pe pe, Peki sen, ki  ki kimsin?”

-Ben mi,  iyi bir pehlivandım, herkesi yener atardım,  çok güçlenmiş,  insanları küçük görmeye başlamıştım, insanları ezmekten de hoşlanıyordum ki, görüyorsun burada da ben ezildim bittim. Şimdi burada pişmanlıklarla beraberim!

Arkasındaki bir başka taş başladı konuşmaya:  Ben de gıybet, dedikodu, yalan vardı.  Anaya babaya hürmet kalmamıştı,  kul hakkı tanımamıştık ama burada her gün acı içindeyim. Ahh Çok Pişmanım. Çok pişmanım!

Adamın bacaklarında güç iyiden iyiye gitmiş, delirecek gibiydi. Sağ tarafındaki dikili taş dile geldi: Ben ağaydım, para ve güç benim tanrımdı. Ne zekat ne hayır, nede yaşantımda merhamet, insanlık vardı, varlıklarımın hepsi sizin dünyanızda kaldı. Burada çok susuzum, açım, yalnızım, azaplar içindeyim.   Bir Fatiha bir dua beklemekteyim! Nafile gelmiyor işte! Yaşanmışlıklarımdan çok pişmanım! Çok pişmanım!

Adamın beyni zonkluyordu, taşlar ise ona hep birlikte çok şeyleri dile getiriyordu. En çok ta her yandan pişmanım sözü duyuluyordu.

İlerideki taş ise: “Komşularımı, emrim altındakileri incittiğimi burada anladım, çünkü onları hep aşağılamıştım. Burada da ben çok aşağılardayım. Çok pişmanım. Çok pişmanım!”

İlerideki taştan, şu ağacın dibindekinden ve arkasından, sağından solundan inlemeli ifadeler geliyordu. Hepsinin de son dedikleri nedense ,  Pişmanım!,  oluyordu.

Her yanda uğultular başladı, her yanı uğultu kapladı: “Pişmanım! Pişmanım, Pişmanım !”

Sesler artıyor, adamı bu sesler boğuyordu.

Oysa ne kadar sessizdi her yan, her yan hani sakindi, Buralar güya çok sessizdi,

Kabristanlarda topraktan, taşlardan böceklerden daha çok, “PİŞMANLIKLAR” vardı.

Adam şaşkındı. Bunu bu yaşına kadar hiç yaşamamıştı. O da pişmandı

Daha doğrusu bu güne kadar “pişmanlıklarını” hiç hatırlamamıştı.

Kendini güç bela son bir gayretle dikili taşların arasından, sonra da mezarlıktan dışarıya attı.

Dışarıya çıktığında bu sefer de, içindeki ve vicdanındaki dikili taşlar uğultulu şekilde haykırıyordu: “Çok pişmanım çok!”  

Oradaki çeşmeye vardı,  titreyen elleriyle yüzünü yıkadı.  

Gözlerinden hâkim olamadığı pişmanım diyen yaşlar boşandı. 

Hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Kendi filmi rezaletti.  Filminden kendisi utandı.

Ama şükür ki fırsat vardı. Yaşıyordu ve daha dikili taşların altında değildi.

Çeşmeye sırtını dayadı. Diline bir tövbe dolandı!

O ana kadar yaşadığı, dert ettiği, üzüldüğü şeylerin, dikili taşların feryatlarının yanında, bir fındıkkabuğunu doldurmadığını anladı.

Vicdanına baktı. Orada da en çok “pişmanlıkları” vardı.

İşinde, aşında, arkadaşlıklarında, komşuluk ilişkilerinde, kırıklıklarla dolu hataları vardı!  

Yıllardır hiç kıymet vermediği eşini, ihmal ettiği çocuklarını hatırladı. Utandı!

Eşine, çoluk çocuğuna, komşularına,  verdiği ezalar karşısında kendisi,  kendinden sıkıldı.

Hayıra bulaşmamış paraları,  nefsi arzuları, hiç ölmeyecekmiş gibi süren yaşantısı, dünyaya aşırı bağlılığı, ölüm varken sonsuza aitmiş gibi yaşaması,  

Zekât, hac, cihad, ehlisünnet itikadı gibi,  kavramlarını hepten unuttuğunu, hatırladı.

Gözlerinden katran karası kirli yaşlar,  pişmanlık süzgeçlerinden süzülmeye başladı.

Çok Pişmandı!

***

Kendini bunalttığını sandığı evine, kıymet vermediği eşine, çocuklarına bir an önce kavuşmak için bu sefer evine doğru delicesine koşmaya başladı.

Eve varabilirse,  bundan böyle ilime yönelecek,

Manevi kalp hastalıklarına neden olan sebepleri öğrenecek,  davranışlarını hepten düzeltecek, kendini esir alan dünya sevgisine son verecekti.

Pişmanlıklarına neden olan, manevi kalp hastalıkların çaresini, hakiki âlimlerin, Allah adamlarının eserlerini okuyarak,   öğrenmesi gerektiğini biliyordu.

Gençliğinde ihmal edip,  ilim öğrenmediğinde de çok pişman oldu.

Delicesine gerçeğine koşuyordu,

Bir ara nefesi kesildi. Dizlerinin üzerine indi. 

Allahütealâ’nın kendini hiç unutmadığını, kendininse hiç hatırlamadığı Allahütealâ’yı yüreğinde buldu,

Sahip olduğu uzuvlara, ilk defa görüyormuşçasına tekrar tekrar baktı,

Hayattaydı, geç kalmamalıydı!

Allahüteala’nın sevdiği ve seçtiği biricik kullarını hatırladı. Eshab-ı kiramın sıcaklığı içini sardı.

***

Kapıyı endişeyle açan hanımının ve çocuklarının korku dolu bakışlarına karşılık,  başını eğdi, onlara sıkılarak “ pişman”olduğunu söyledi, çocuklarına sarılırken, ailesinden pişmanlıklarla özür diledi, helallık istedi.

Evin hanımı ve çocukları genç adamın elini hürmetle öperken, rahmanice haklar karşılıklı olarak helal edildi. 

Pişmanlıklarla dolu yürekler özlemle kucaklaşıyor, biriken gönül kirlerini, gözyaşlarıyla temizleniyordu.

Genç adam daha dikili taşların altında olmamasını bir fırsat bilerek,

 

O gün, tövbeler ederek tertemiz bir şekilde, yeniden doğdu!


Bu yazı 1098 defa okunmuştur.



Fuat BAYRAMOĞLU Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer

Namaz Vakitleri
Puan Durumu
Sıra Takımlar O G B M AV P